KURU DALLAR ARASINDA SEN GELİRSİN AKLIMA

2007-12-03 19:20:00
KURU DALLAR ARASINDA SEN GELİRSİN AKLIMA
 
 
Havaların bir türlü soğumak bilmemesi nedeniyle, herkesin hüzünlere boğulmak için iple çektiği Eylül ayı kimsenin derdine çare olmadı. Muhtemelen Kasım ayı bu vazifeyi görecek artık.  Sonbahar mevsimine tutunmak isteyenler; ayrılıklara, içlenmelere, içine kapanmalara, “kuru dallar, dökülen yapraklar” eşlik etse de etmese de Kasım ayına sarılacak, her yıl yaşanması adetten olan döngüyü bu ay yaşamaya gayret edecekler. Kim derdi ki, bir zaman gelecek, “küresel ısınma” bütün dünyayı baskısı altına alacak ve gündelik alışkanlıkların değişmesi yanında, duyguların yaşanma ya da sıralanma biçimi de değişecek. Öyle oluyor işte... Ağır bir sıcak dalgası altındayken, insanların orasından burasından ter damlıyorken “tam da bu mevsimde gitmiştin, gittin ve gelmez oldun” diye gözyaşı dökmesi pek yakışık almaz doğrusu. Zaten akıllara da gelmemekte böyle bir şey. Bu tür duygular, ileriye iteleniyor, sıcağın artık bizi rahat bırakabileceği bir zamanda çekip alınmak üzere bekletiliyor. Kasım ayı da muhtemelen bunun olabileceği bir ay işte. Çok ters bir şey olmazsa, sıcağın bunaltıcı etkisi bu ay geçecek gibi gözüküyor. İnşallah üşüyecek, ceket – mont ya da battaniyelerimize sarınıp, cadde – sokak ya da balkonlarda, ertelediğimiz duygularımızı bir bir önümüze çekip hüzünlere sarılacak, tutunacağız. Her güz mevsiminde yaptığımız gibi: “Her sonbahar gelişinde, sarı sarı yapraklarla, kuru dallar arasında, sen gelirsin aklıma...”
 
Yıldırım Gürses, 60’ların sonunda, Erkan Yurdaer’in “Sonbahar Rüzgarları” adlı şiirini bestelemeye karar verirken, herhalde bu kadar büyük çapta bir hit yaratacağını düşünmüyordu. Muhtemelen, her zamanki şarkılarından bir tanesini daha yapmaya niyetlenmiş ve sevgilinin “düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştin” şeklindeki veciz son sözlerini “en etkileyici bir hale nasıl getirebilirim?” diye düşünürek şarkısını oluşturmaya başlamıştı... Arkada kalana bir ömür boyu “sonbahar nöbeti tutma” yükümlülüğü getiren bu veda sözleri ile başlayan şarkı, 70’lerin hemen başında, asıl yaratacısının sesinden plak olarak yayınlanmış ve kısa bir zaman içerisinde dillere marş olmuştu. Meğer böyle bir rüzgarı ne büyük bir heyecanla oturmuş beklermişiz. Meğer “bir yaprak düşsün de onu hatırlayayım” diye tetikte beklermişiz... Başta, dönemin en popüler isimlerinden Handan Kara olmak üzere, epeyce isim, şarkının her yanı sarabilmesi için desteğini esirgememişti zaten: “Rüzgarla düşen yapraklar, daima senin hayalin” dizeleri; Yıldırım Gürses, Handan Kara ya da başka bir ses tarafından üzerimize püskürtülmekteyken, o saniyede umutlara kapılıyor ve gerisini (elbette içten içe, kimselere duyurmadan, belki bir fısıltı ile) biz getiriyorduk: “Yine bir sonbaharda geleceksin sen bana”... “Sonbahar Rüzgarları” adlı şarkı artık bir klasik. Neredeyse bir “Samanyolu” ya da “Memleketim” çapında bir klasik.
 
Ama kolaylıkla tahmin edileceği gibi, (konusu ve duygusu gereği) bu saydığımız şarkılar gibi “hep bir ağızdan” söylenecek şarkılardan değil bu şarkı. Bu şarkının tadını çıkartmak için birileri ile birlikte olmaya değil, yalnız kalmaya – bırakılmaya, ya da tek başına olmaya ihtiyacımız var. İlle de tek başına söylenmesi gereken bir şarkı da, hiçbir zaman “sen kalbimin mehtabısın, güneşisin...” diye başlayan “mutluluk” şarkıları kadar “büyük” gözükmeyebiliyor göze. Çeşitli zaman aralıklarında yeniden el atılan, söylenen bu şarkıya 80’lerin başında Ajda Pekkan da talip olmuştu. Süperstar, Mazhar Fuat ve Özkan’ın vokallerinin desteği ile tam da mevsimin yol açtığı duyguları dinleyene aktarabilen bir şekle sokabilmişti şarkıyı. Perihan Mağden’in bir yazısında demiş olduğu gibi, gerçekten de, “hayatımızın her anına eşlik edecek bir Ajda Pekkan şarkısı mevcuttur”. Ama  Ajda Pekkan’ın sonbahar mevsimine karşı zaten özel bir ilgisi olduğu da söylenebilir.  60’ların hemen başında, gencecik bir kız iken, Fecri Ebcioğlu tarafından elinden tutulup dönemin en önemli gece klübü Çatı’ya götürüldüğünde; İlham Gencer’in karşısına “Autumn Leaves” adlı şarkıyla çıkmış ve ilk sınavından geçer not almıştı.

SONBAHAR DANSI

Sonbahar tutkusu, müziğin her türünde yaygın. “Autumn” adlı onlarca farklı şarkı var. Louis Armstrong’dan Haris Alexiou’ya, Shadows’tan Barbra Streisand’a, Paul Van Dyk’e kadar yüzlerce isim de bu şarkılara ses ve  hayat vermiş. Yalnızca mevsimin adıyla da yetinmeyenler olmuş: “Autumn” sözcüğünün yanına; (alfabetik sırayla) “Acid”, “Almanac”, “Blue”, “Breeze”, “Dream”, “Flower”, “Goodbye”, “King”, “Lady”, “Season”, “Serenade”, “Song”, Stone”, “Turns”, “Winds” ve “Years” sözcüklerini uygun bulanlar da çıkmış. Bir kısım müzisyen ise, belirli bir yerdeki sonbaharı anlatmış, ya da şarkısına aktarmış: “Autumn In New York”, “In Bombay” ya da “In Rome” gibi... Şarkının adı ne olursa olsun, şarkıyı söyleyen, kendi üslubunca bir sonbahar anlatmaya gayret etmiş. Alexiou, dünya çapında pazarlanan ilk albümü olan “Di Efchon”da yer alan “Fthinoporo (Autumn)” adlı parçada, (şarkıyı birlikte yazdığı Antypas’ın katkıları ile) oldukça melankolik bir mevsim çizmiş, büyülü Yunanca’nın desteği ile de, her dinleyeni can evinden vurmuştu. Kinks, Small  Faces, Ella Fitzgerald & Lous Armstrong, Charlie Parker, Bud Powell, Nat King Cole, Miles Davis ve Bing Crosby’nin sonbahar tasvirleri de aşağı yukarı bu geleneksel çizgide, yani mevsimin “beklenen ve özlenen” ruhuna uygun... Ama bu mevsime ilgi gösteren yalnızca eski nesil değil. Genç kuşak da sonbahar ile yeterince ilgili. (Yeterince genç olmasa bile, Cole, Crosby, Parker’ın yanında bu özelliği pek de sorgulanmayacak olan) Level 42 (“Autumn, Paradise Is Free”), Britney Spears (“Autumn Goodbye”) ve Paul Van Dyk (“Autumn”) şarkıları bir parça farklı bir mevsim anlatmaya çalışıyorsa da, temel noktalar bu şarkılarda da var. Çok az bile olsa, bu mevsimi, bu hep anlatılıp durulmuş genel havadan çıkarıp “herhangi bir mevsim” yapmaya gayret eden de yok değil. Özellikle dans - disko müziği yapan ve çoğunlukla bir plakta kalarak çekip giden isimlerde yaygın bir şey bu. Bu tür şarkıcı ya da gruplar, hem kendilerinin, hem de İbiza’nın son demlerini, şarkılarına “The Fall Mix” gibi isimlerle andıkları remix’ler yaparak geçirip gidiyorlar. Bu tür gruplar için “dökülen yapraklar, en sevdiğim mevsimdir sarı sonbahar” gibi dizeler pek bir şey ifade etmiyor, ya da etse bile, o gece Cafe Del Mar’dan birlikte çıkılacak insanı ettiği için ediyor. Bu ilginin miktarı da, her durumda, Sezen Cumhur Önal’ın bu mevsime tapınmasının yanında solda sıfırdır.

SONBAHAR YAPRAKLARI

“En romantik ezgilerin” adamı Sezen Cumhur Önal’ın sonbahar tutkusu son beş – on yılın ürünü değil. Bildik bileli bu mevsimin tutkunu Sezen Cumhur. Televizyonda “konfeti şeklinde yağan yaprak”lı programlar yapmak gibi bir noktaya gelmeden çok önce bile bu mevsimin tutkunu bir söz yazarıydı kendisi. Aslına bakarsanız, (“romantizm” ile birlikte) “sonbahar”ın sorulabileceği ilk kişi o.  Durum böyle olunca, 60 ortalarında Jean Yves Grant’a  “Sonbahar Yaprakları”nı, bundan birkaç yıl sonra da Berkant’a (adlı adınca) “Sonbahar” şarkısını onun yazmış olmasında yadırganacak hiçbir şey kalmıyor. Bu temayı şarkı adına taşımadan, şarkının iç kısımlarında bir yere (ama “yaprak”, ama “kuru bir dal” biçiminde) serpiştirmesi de unutulmamalı. Neredeyse “seninle bir sonbahar mevsimiydi tanıştık, sanki birbirimizi yıllarca aramıştık” diye başlayan şarkıdan hemen sonra başlamış gibi bu tutku. Sezen Cumhur Önal, “el diline” düşülmeden yaşanan “mesut günler”in anısını unutturmamak için var gücüyle çalışmış. En büyük rakibi Fecri Ebcioğlu’nun bu mevsime olan tutkusu ise hep zayıf kalmış. Yok değilmiş ama, Sezen Cumhur’un yanında lafı bile edilmez bir tutkuymuş bu. Ama bir zaman sonra, Ebcioğlu da, arayı kapamak babında “Eylülde Gel”i yazmış Alpay için. “Yapraklar Dökülmeden Gel” adlı bir şarkı da söylemiş olan Alpay, bu şarkının yazılması üzerine, sevgiliden, gelinmesi gereken zamanı (mecburen) bir parça daha ertelemesini istemişti. Sevgilinin yaşı büyüyeceğine küçülüp, artık bir lise öğrencisi  mertebesine evrildiği için “gelinmesi – dönülmesi” umulan tarih de kendiliğinden değişmişti.  Bodrum ya da benzeri bir yerin diskoteklerinde Paul Van Dyk ya da muadili birilerinin şarkıları eşliğinde gününü gün eden “küçük kız”, isteseniz de daha erken bir tarihte oraları bırakıp kollarınıza atılmaya gelmezdi. Ne yapalım, Eylül olsundu bari geliş tarihi. Hiç dönülmeme ihtimaline karşı lafı bile edilmezdi bu gecikmenin.

Teoman’ın “bu şarkıda, İstanbul ve özlenen kadın yer değiştiriyor” şeklinde bir açıklamayla görücüye çıkardığı “İstanbul’da Sonbahar”, (solistlerinin pekala Şebnem Ferah da sanılabileceği) Metro’nun “Mevsim Sonbahar”,  Fahir Atakoğlu’nun “About Autumn (Sonbahar)” ve  Levent Yüksel’in “Sonbahar” adlı şarkıları da, 90’lar kuşağımızın bu mevsime bakış açılarını gösteren örnekler. Bu şarkılarda, eskiye paralel şeyler de var, değişen şeyler de. Yıldırım Gürses’in “düşen bir yaprak” gördüğü an başlayan “hatıralar silsilesi”, Teoman için  “mevsim rüzgarları ne zaman eserse” sökün etmekte mesela: “Mevsim rüzgarları ne zaman eserse, o zaman hatırlarım...” Bu dizelerin arkasından, elbette Yıldırım Gürses’in hiç tasvip etmeyeceği dizeler de geliyor: “Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek, tanımak bir vücudu, yavaşça öğrenmek, alışmak ve kaybetmek...” Yıldırım Gürses yaşasaydı belki de hoş görür, “gençlik işte” der geçerdi. Ama eminim o da sorardı: “Bu iş yalnızca sonbaharda mı zor, yoksa her mevsimde mi?”

Hüzünse hüzün, yetti artık diyenlere, Levent Yüksel’in Murat Uncuoğlu damgalı “Sonbahar (remix)”ini tavsiye ederek bağlayalım bu yazıyı. İsteyenler, kendilerini, Levent Yüksel’in anlattıklarına aldırmayarak Uncuoğlu’nun ritm’lerine bırakabilir. Bütün bir mevsim boyu “düşen yaprak, kırılan kuru dal” diye ağlamak gerektiğini de kim söylemiş? Ya da aslında söylenmiş söylenmesine de, isteyen buna aldırmayabilir. İsteyen sıraya da koyabilir. Bir hafta öyle, bir hafta böyle. Biraz yavaş, biraz hızlı. Bazen normal versiyon bazen “remix”. Kimi zamanlar Yıldırım Gürses ya da  “Autumn Leaves”, kimi zamanlar da Paul Van Dyk ya da “Sonbahar (remix)... Sonuçta (“yaz” gibi) sonbahar da geçer.

 

 

 

200
0
0
Yorum Yaz